“Çıplak ayak”la

Muş’un Korkut ilçesi, Doğular mezrası

Bir öğretmen diyor ki;

Bu köylerin yolu toprak hala, kışın kardan kapalı olan yollar ilkbaharda karların erimesiyle çamurdan ulaşılamaz hale geliyor, çamur kuruyunca da yolda oluşan derin izlerden ulaşılamıyor, ancak arazi araçları yada traktörlerle ulaşılabilir…kısaca kendi halinde bir yaşam, dünyadan uzak

Ülkemiz sınırları içindeki bu okullarımızda canla başla çalışan, fedakar öğretmenler bunlar.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ü, buralardaki okulları ziyaret ederken görmek istiyorum, “çıplak ayakla” o çamurların içinden geçerek bu köye ulaştığını görmek istiyorum.

Çok mu şey istiyorum?


AnneJim

Şimdi ben buna “annecim” demeyi öğreteyim dedim geç olmadan.

A- “Oğlum hadi bi annecim de”

D- “Hayııır anne, anneJim olmaaaz! Jim Knoph‘ta olar Jim.”


Ekleyin, valla gelip kontrol edicem!

Minik Kardeşlerimize Hep Destek Tam Destek

Şu yukarıdaki logoyu bloglarınızın yan tarafına kopyalayıp, altında verdiğim linki de yönlendirme linki olarak veriverin bir zahmet.

Facebook’ta kurulmuş bu güzel yardım grubunu ziyaret edin, yaptıklarına bir bakın, o zaman logoyu seve seve koyacaksınız. Daha çok kişiye ulaşması için grubun sayfasını Facebook/Twitter duvarınızda paylaşıp listenizdekiler tarafından da paylaşılmasını isteyin, bloglarınızda yazın, logosunu koyun…Sizin aracılığınızla kimbilir kimlere ulaşacak, böylece yardımlar çoğalacak.

Kendi yağında kavrulan, canla başla ihtiyacı olan köy çocuklarına mont, ayakkabı/bot, kırtasiye, kitap, oyuncak alıp gönderen grup üyelerine sizler de bir omuz verin.

Hadi hemen koyun logoyu, valla gelip kontrol edicem tek tek ona göre!


Kutlamayı Reddediyorum

Kadınlar Günü’nü kutlamayı reddediyorum.

Sevmiyorum ayrımcılığın hiçbir türünü. Bahşedilmiş gibi eğreti duran hiçbir “Gün”ü sevmiyorum. Bıktım artık ezilenin, zayıfın, düşkünün “günü”nü kutlamaktan, bir parçası olmayı reddediyorum.

Kadınlar Günü, Çocuklar Günü, Zencilerin Ayı, İşçiler Günü, Engelliler Haftası…

Çözümün yoksa, daha iyi bir planın yoksa çal ağıza bir parmak “Gün” ilan et. Oh ne ala!

 


Ben sporcunun zeki, çevik ve “apolitik” olanını severim

Bugün okudum gazetede;
Bazı ünlü sporcular milletvekilliğine soyunmuş.
NBA’in ünlü basketbolcusu, THY’nin yeni yüzü Kobe Bryant’a, bir sporcuya, üstelik en alakasız sporcuya, dünyanın sorulabilecek en alakasız sorusunu sormuşlar dünkü THY kutlamasında;
“Ermeni soykırımı hakkında ne düşünüyorsunuz” diye. O da bu en salakça soruya en akıllıca cevabı vermiş:
“Ben sporcuyum, politikayla alakam olmaz!”
İşte budur! Spora siyaset, din, dil, ırk karıştırmayın…

Blogspor

Futbolun, hayattaki bir sürü şeyin önüne geçtiği nadir ülkelerden biri Türkiye. Latin Amerika ülkelerinde de bir sürü şeyin önünde futbol ama, o ülkelerde kimse bu körolasıca futbol yüzünden evindeki internet özgürlüğünü yitirmiyor.

LigTV milyarlarca lira ödeyip futbol maçlarının yayın hakkını satın almış. TV’de para karşılığında maç seyrettirecekken, bazı akıllı bıdıklar da blogları üzerinden bedava maç yayını yapmış. LigTV yasal hakkını kullanıyor elbette. Ancak Türkiye’nin internet altyapısı ve internetle ilgili yasaları öylesine güdük ki, üç blog yüzünden üçbin blog kapatılıyor. Çünkü münferit kapatmayı sağlayacak altyapı ve yasa yok.

Google/Blogger da “Ben anlamıyoğ siz” deyip işin içinden sıyrılıyor, yada “Kurun adam gibi altyapınızı, oluşturun adam gibi yasanızı öyle bakalım icabına” diyor belki de kimbilir…

“Bloguma Dokunma” kampanyası başlatıldı. Kısa bir süre içinde 6 bin üyeye ulaşıldı. Bu sayı katlanarak artar. Birşeyler olacak, bir sonuca varılacak, öyle umuyorum. En kısa zamanda insanlar bloglarına dönebilecek. Belki yarın, belki yarından da yakın, belki 2 sene sonra, kimbilir…

Gencecik blogcuların sırf fikrini söyledi diye dava edilip sürüm sürüm süründürüldüğü, gazetecilerin hücrelerde çürütüldüğü bir ülkede ne zaman aydınlığa çıkılır o da muallak.

Hiç olmadı, hatta en iyisi, bu 6 bin kişi içinde mutlaka iyi futbol oynayanlar çıkar da Blogspor kurarız, halı saha maçlarına çıkarız, kupalara doymayız. Ben kaleci olurum, boyum müsait.


>Tammo’nun dumur olduğu an.

>

Biraz da Tammo’dan haber vereyim.

Bugün, Dante’yi alıp parka vs. götürdü Tammo. Ben de yalnız birşeyler yaptım. Kızsal şeyler işte, kuaför, alışveriş vs.
Günün sonunda eve geldiğimizde, anlattı parkta neler olduğunu:

Dante’ye kraker vermiş parkta. Bu sırada, etrafta oynayan Dante yaşlarındaki bir çocuk bunlara yaklaşmış, kraker istemiş. Tammo da “Üzgünüm, sana kraker veremem, önce annene sormalısın. O ver derse veririm” demiş. Çocuk ilerideki bir bankta oturan annesine herhalde gidip sormamış, Tammo da dikkat etmemiş zaten sorup sormadığına. Çocuk yeniden gelmiş, herhalde hırsını alamamış olacak ki :o ) Tammo’ya “Paylaşmayı bilmiyor musun sen? *Paylaşman lazım” demiş (*Amerikalı ebeveynlerin mottosu). Tammo da “Git annene sor” diye tekrar lafa başlamış ki çocuk “Senin preschool’a (anasınıfı öncesi eğitim) gitmen lazım, paylaşmayı öğrenmelisin” diyekoymuş. Tammo dumur! :o ))
Yanımdan nasıl kovalayacağımı bilemedim, vermedim kraker mraker elbette. Alerjisi vardır yada nefes borusuna kaçar falan hiç işim olmaz, annesinin de umrunda bile değildi, çok rahatsız oldum” dedi :o )

İyi yapmış tabi, çocuğun neye alerjisi olduğunu çocuk bilmiyordur, dahası annesi bile henüz bilmiyor olabilir.

Bir de işin başka bir yönü var tabi;
Mesela Dante, parkta, orada burada çocuklar birşey yiyorsa, hiç gidip de, ne onlardan, ne de anne-babalarından o yenen şeyi istemez…Bebekken bile yapmazdı. Görüp de canı istiyorsa, bana gelir nazlanır, “anne o şeyden yiyem?” diye sorar. Çantamda benzer birşey vardır genelde zaten, yoksa da kolayca kabullenir.

Bizim bir köpeğimiz vardı, adı Troy’du. 15 yıl yaşadı. Dante’ye çok istedim Troy koyalım adını diye, ama köye gidince “troytroytroy…” diye çağırırlar oğlumu diye koymadık valla. Acayip bir köpekti, bizden başka kimsenin elinden birşey yemezdi, insanlar denerdi yer mi acaba diye, kıçını döner yürürdü valla.

Hiç sevmem sümdük çocukları.


>39 mu? Hadi len!

>

Hastiiiir! Ben şimdi 39 yaşıma mı girdim? ama, ama daha 29 bile hissetmiyorum ki!

>Annelik tarzımız

>

Annelik tarzınız şöyle (tık) olsun hele bir, sonra gözünüzden önce gönül gözünüzü açın, çocuk yetiştirme yöntemleri denizinde boğulmayın…

İçinizdeki sese, sağduyunuza güvenin. O size en doğrusunu, size ve çocuğunuza en uygununu söyler zaten.


>Disneyland tuzakları

>Mickey Mouse falan hiç sevmem. Disneyland burnumuzun dibinde. Dante 4 aylıkken, parkta, başka 5 aylık bir bebeğin annesiyle muhabbet ederken farketmiştim bu çılgınlığı. Kadınla 4 aylık bebekle neler yapılabilir konusunda konuşurken, daha kızının doğumundan hemen sonra Disneyland’a yıllık üyelik yaptırdıklarını öğrendim. Kadın bana, 5 aylık kızıyla ayda iki üç kez mutlaka gittiğini söylüyordu.

5 aylık bir bebeğin Disneyland’da ne işi olabilir? Aşikar ki annesinin içinde uhde kalmış birşeyler, doyamamış.

Bizim yok üyeliğimiz Disneyland’a. Dante birkaç karakter dışında Disney karakterleriyle pek ilgili değil henüz. 6 yaşından sonra sanırım ziyaret etmek gerekecek, daha kafası erecek, ziyaretini hatırlayacak, karakterler ve oradaki showlar ile interaktif olabilecek. Yani daha yaklaşık 2 sene var neyse ki.  Adımını attığın anda cebini boşaltan, çocukları ayaklı dolar işareti gibi gören bu mekandan bucak bucak kaçıyorduk. Eh bir ziyaret yapacağız artık eğer zamanı gelince, Dante isterse, istemezse oh ne ala, gerek de yok. Disneyland’a kadar, onlarca mekan var burda ziyaret etmeye değer.

Bugün bir haber okudum NPR’da. Kanım dondu!

Disneyland satış elemanları, Amerika çapında 580 hastanenin yeni doğan bölümlerine gidip, daha yeni doğum yapmış, emzirmeyi öğrenmeye çalışan, bebeğiyle yalnız kalmak, bu büyüyü yaşamak isteyen taze annelerin odalarına girip, Disneyland’ın websitesine üyelik karşılığında bebeklere Disneyland logolu çıtçıtlı body’lerden hediye ediyorlarmış.

Onları hastanelere sokan zihniyeti, anlaşmayı yapan hastanelerin yönetimindekileri, o satış elemanlarını, onları odalarından kovmayan, muhtemelen seve seve imza atıp o kıyafeti alan anneleri, hepsini Shrek’in dostu eşek kovalasın!


Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.